FM Logo Maç Merkezi FM Teklif
, Pazar 03:15 | | |
English | İletişim | ara  

Metin Tükenmez 2006 Eylül Röportajı

Paylaş :

"ŞİDDETE BAĞIMLI BİR TOPLUMUZ"

Metin Tükenmez ile futbol kültürü hakkında sohbet ettik.

Futbol Merkezi: Hocam, yazmaya nasıl başladınız?

Metin Tükenmez: Çocukluğumdan bu yana okumaya, yazmaya meraklıyım. Gerek lisede gerekse üniversitede yazılar yazar saklardım. Bir günlük tutmadan daha çok zaman zaman yazılan serbest yazılardı bunlar. Örneğin o gün güncel olan bir konu üzerine yazardım. Üniversitede okurken undurgraund müzik üzerine bir yazı yazmıştım. Bu yazıyı yaklaşık 35 sene önce yazmıştım. Geçen günlerden birinde sağı solu karıştırırken buldum o yazıyı. Bir şeyi aktarabilmek, bir şey için köprü olup günümüzden geçmişe aktarmak duygusunu çocukluğumdan beri yoğun bir şekilde yaşarım. Örneğin lisede okurken bir alt sınıfımdaki yakın eş dost çocuklarına ders verirdim. Öğrenmeyi ve öğretmeyi seviyorum.

İlker: Zaten geçmişinize de baktığımız zaman alt yapılarda, takımlarda hocalık var, Akademik kariyeriniz var. Eski futbolcusunuz, şu anda gazetecisiniz, yazarsınız.

Metin Tükenmez: İstanbulspor ve bazı amatör takımlarda futbol oynadım. Bu süre 1972 ile i980 arasına denk düşer. İstanbulspor’a transfer olduğumda Cemil Turan ile Alpaslan Eratlı’da oradaydı. Ben onlardan küçüğüm ama genç takımda aday futbolcu iken onlarla birlikte oldum. Ama her şeyi erken yaşamak da zaman içerisinde sorun oluyor. Belki motivasyonunuzu kaybediyorsunuz ve belki de yeni ilgi alanlarına doğru yol alıyorsunuz. Yazarlık da bu ilgi alanı değişikliğinden kaynaklansa gerek. İstanbulspor’a gittiğimde 16-17 yaşlarındaydım. Hal böyle olunca 20’li yaşlarda birçok şeyi yaşamış oluyorsunuz. Futbolu çok erken bıraktım. Gerçi bana yaşamı zehir eden bel ağrısı hiçbir zaman peşimi bırakmadı ve bu yüzden de futbolu erken bıraktım, ama asıl erken kopuş, erken yaşanmış olanlara dayanmaktadır. Futbolu bırakıp teknik adamlığa başladığım zaman henüz 24 yaşımdaydım. İlk çalıştığım takım Beykoz’dur ki futbolcularımın çoğunun yaşı benden büyüktü. Üçüncü lig Turgut Özal’ın isteği ile kurulduğu 1984 yılında çalıştırdığım Eyüpspor’un kadrosundaki futbolcuların birçoğu benden ciddi yaş farklarıyla büyüktüler.

İlker: Erken kopmada sakatlığın etkisi de olmuştur.

Metin Tükenmez: Elbette oldu. Ama birçok faktör etkiledi futbolu bırakmamı. Beykoz’da başladıktan sonra hızlı bir şekilde Eyüpspor, Fenerbahöe Alt Yapısı, ikinci ligde Beykoz, Çorluspor, Edirnespor, üçüncü ligde Vefa, Feriköy… Yani 7-8 yıl arka arkaya çalıştım. 24 Kasım 1987’de Edirnespor’da hocalığa nokta koydum. Henüz 30 yaşındaydım. Demek ki, 20 yıla yaklaşmış hocalıktan ayrılalı.

İlker: Çok erken bırakmışsınız.

Metin Tükenmez: Ben eğitimciyim. Bununla birlikte futbol öğretmeniyim. Normal koşullarda çoğu teknik direktörün benim yanımda çalışması gerekiyor. Çünkü futbol federasyonunun açtığı kursları bitirip belge alan insanlar pratisyendir, pratikçidirler. Evet, pratikçi tam da onların yaptığı işi karşıladı. Ama benim durumumda olanlar meslek adamıdırlar. Biliyorsunuz insanlara meslek adamı olduklarının belgesini o ülkenin üniversiteleri verirler. Uzman meslek adamı dört yıllık bir üniversiteyi bitirendir. Diyelim ki inşaat mühendisisiniz. Demek ki inşaat işinin uzmanı sizsiniz. Ama Türkiye’de böyle olmuyor. Memleketi baştan başa Laz mimarisi ile donatan kalfalar vardır. O kalfaların yaptıkları binaları biliyorsunuz. Futbolun pratikçileri de bu kalfalara benzerler. Zaten uzun yıllardır yaptıkları da ortada. Kalfalar işçinin başında duran, çimentoyu karıştırmasına yardım eden insanlardır. Ama binanın koordinatlarını hesap edecek, depreme dayanıklılığını saptayacak derin matematiksel ve mimari değerleri belirleyecek olan mühendistir. Bu işleri meslek adamları yapar. Futbol söz konusu olunca o biziz işte. O biziz ama Türkiye’nin bunu anlaması için çok sene geçmesi gerekir.

İlker: Kaç sene geçmesi lazım?

Metin Tükenmez: Çok sene. Belki de asır. Bütün bunları düşündüğünüz zaman, yani akademide öğrendiklerinizi yaşamla birleştirdiğinizde; oyuncunuza bakıyorsunuz, koşarken oyuncunuzun bir sorunu olduğunu görüyorsunuz. 30-35 dakikada yorulduğunu görüyorsunuz. Bilimsel antrenman yaptırdığınızı da biliyorsunuz. Ama ortada bir sorun var. Araştırma yaptığınız zaman oyuncunun düztaban olduğunu buluyorsunuz. Düztaban oyuncu çok teknik olur, ayağının altı düz olduğundan ve yere daha fazla bölge ile bastığından sağlam da basar, ama çabuk yorulur. Bacağın arkasında hemstring dediğimiz bağlar vardır. Bu bağlar zaman uzadıkça ağrı yapar. Oyuncu böyle bir sorunla yüz yüzeyken siz kenardan bağırırsınız, yöneticiler hoca bunu niye oynatıyor diye toplantı yapıp hocanın hocalığını sorgular, bazen sadece bu yüzden kovarlar. Tribünden seyirciler hocaya ve futbolcuya küfür ederler. Bakın sadece basit bir sorunun ucu nerelere varıyor. Beykoz’da böyle bir oyuncuyla çalıştım. 1981-82 sezonuydu. Altı milyon liraya transfer etmişler. Yani bugün için Fenerbahçeli Alex’den daha pahalı. Yönetici şikayet ediyor, hoca verim alamıyor, çocuk yarım saat sonra sahada dolaşmaya başlıyor, kendini bildiği için bazen kalabalık içinden çıkmıyor top almak için. Çünkü yorulmuştur topu istediği gibi kullanamayacaktır. Bazen olağanüstü işler yapmaya soyunuyor, örneğin orta alandan kaleye şut çekmeyi deniyor. Bütün bunları görüyorsunuz. Çünkü insan yapısına ilişkin çok şey okumuşsunuz. Akademide anatomi, fizyoloji, travmatoloji, hareket bilimi okumuşsunuz. Bunlar ne işe yarar diyenler olabilir, ama anlatmaya çalıştığım olayı saptamak için sözünü ettiğim bilgiler gerekli. Basit gibi görünen bir bilgi dağ gibi bir sorunu ortadan kaldırmaya yetiyor. Ben yedi defa hakem kursunu bitirdim. Her defasında MHK başkanlarına hakemlere hareket bilimi okutmadığı sürece bu işlerin altından kalkamayacaklarını söyledim.  Ama ben söyleyip ben dinliyorum. Futbolda var olan karmaşık fiziksel mücadelelerin içinde hareket bilimi bilmeden çıkılamaz. Hareket analizi yapmayı bilmeyen hakemler hata yaparlar. Bu yüzden yaptıkları hatalar insani hataların ötesine geçer, toplum haklı olarak bunların altında başka şeyler ararlar. Örneğin şimdilerde futbolu bırakmış olan Galatasaraylı Arif… Arif Erdem kendini gereksiz yere atarak ne denli çok aldattı hakemleri ve rakiplerini. Eğer Newton’un eylemsizlik prensibini bilmiyorsanız futbolcu tarafından aldatılırsınız. Nedir o prensip? Hareketli cisim hareketli halini, duran cisim ise durgun halini korumak ister. Arif hareketleniyor, hareketini tamamlamadan son anda ayağını bir şekilde rakibine takıyor.  Hakem bu durumun altından kalkamıyor. Bütün bu durumları görüyorsunuz, anlıyorsunuz, ama siz anlayan yok veya çok az. Sizi anlayan az olduğu için doğal olarak siz de kendinizi kenara çekiyorsunuz. Benim futbolculuk ve teknik adamlıktan erken kopmamın nedenlerinden biri de bu durumlardır.

İlker: Yapacak başka bir şey kalmıyor.

Metin Tükenmez: Yapacak şeyler olsa da ben çok direndim. Ama olmadı. Öte yandan futbola hizmet etmenin başka yolları da olmalı diye düşündüm. Ne olabilir diye düşündüm. Örneğin üniversitelerde futbol öğretmenliği yapabilirsin. Zaten asıl işin de bu. Bunun üzerine 1983’de mezun olduğum Anadoluhisarı gençlik ve Spor Akademisi’nde hocalığa başladım. Bir yıl sonra Beden Eğitimi Bölümüne dönüştürülüp Marmara Üniversitesi’ne bağlandı benim okulum. Bu okul bizim öğrenciliğimizde özerkti. Üç taneydi zaten. Anadoluhisarı, Ankara 19 Mayıs ve Manisa Spor Akademisi. Rahmetli Tevfik Lav ile Ersun Yanal Manisa mezunudur. Kendi okulumda 8 yıl futbol ihtisas dersleri verdim. Sonra bir vesile ile İstanbul teknik Üniversitesi’ne geçtim. Orada da Beden Eğitimi Bölümü kurulması çalışmalarının içinde oldum. Futbol ve medya dersleri verdim. İyi, kötü yazıyorum işte. Bir yandan da kitap yazıyorum. İTÜ Beden Eğitimi Bölümü’nün bir seminer kitabını çıkarttık. Çok güzel bir kitap oldu. Bir arkadaşımla birlikte editörlüğünü yaptım. Aynı arkadaşımla şimdi de dünya kupası kitabı çıkartmanın hazırlıkları içindeyiz.

İlker: Bütün dünya kupaları mı?

Metin Tükenmez: Hayır sadece Almanya 2006’nın.

İlker: Maçlara gittiniz mi?

Metin Tükenmez: Hayır. Ne yazık ki maçlara gidemedim. Ama gitseydim bu denli çok maç izleyemezdim. Olay şöyle gelişti: SKY TV dünya kupası boyunca benden yorumculuk yapmamı istedi. 31 gün boyunca her akşam. Maçlar bittikten sonra her akşam saat 24.15’de programa girdik, yorumlar yaptım. Bu yorumlar gündüz 13.15 de tekrar yayınlandı. Televizyon izlemeye karşı olduğum halde 64 maçın tamamını bu şekilde izleyip, yorumladım. 31 günün tüm kayıtlarını aldım SKY TV’den. Beden eğitimi bölümünden bir arkadaşımla CD’leri çözdükçe ortaya güzel bir şeyin çıkacağını anladık. Eğer başarabilirsek ilginç bir futbol kitabının ortaya çıkacağına ve bir daha böyle bir şeyin zor yapılamayacağına inandık. Çıktığı zaman güzel olacağına inanıyorum. Gerçi Türkiye’de kitabın güzel olması fazla anlamlı değil. Birileri isterse değerlenir, çok satar. “Sahil Yolunda Yürümek” adlı bir futbol kitabım 4 yıl önce çıktı. 1500 tane basıldı. Hala bitmedi. Bu kitap Türkiye’de bir ilktir.  “Beşiktaş’ın Altın Yılları”, “Spor ve Medya” ve “Yanan Buz Parçası” adlı kitaplarım var. Her birinin içinde değişik, güncel ve geleceğe ilişkin mesajlar var. Eski yazılarım gazete sayfalarında kalmasın istedim, kitaplaştırdım. Ama yazdıklarım gazete sayfalarından kurtulup, bu kez kitap sayfalarında kaldı. Kitaplaştırdığım yazılarım 20’li yaşların sonlarına doğru yazılmıştı. Kimse okumasa bile 50’li yaşlarda yazdığım yazıları da kitaplaştıracağım. Bir kitabın 80 yıl yaşadığı söylenir. Bugün kimse anlamasa da belki de 80 yıl sonra anlaşılacağından adım gibi eminim.

İlker: Yazılarınızda belli bir kalite var.

Metin Tükenmez: Biz meslek insanıyız. Meslek insanı olduğunuzda ilgilendiğiniz alanın boyutları değişir.  O zaman, futbol izlerken topa ve topun oynandığı alana bakmıyorsunuz. İnsan organizmasını biliyorsunuz. İnsanın bir anatomisi, fizyolojisi ve bir de ruhsal yanının olduğunun farkındasınız. Bunlar üzerine eğitim görmüşsünüz. Genel psikoloji, Spor psikolojisi, Gençlik psikolojisi ve çocuk psikolojisi okumuşsunuz. Yani insanın doğumundan itibaren geçirdiği tüm evreleri biliyorsunuz. Oral dönemi, anal dönemi follus dönemini, püberte(ergenlik) ve adolesans dönemlerini de biliyorsunuz, organizmayı tanıyorsunuz. Yapıyı tanıdığınız için, sahaya baktığınızda futbolcuların yaptığı hareketlerde bir aksilik varsa onları da görüyorsunuz. Konu üzerine kaç yazı yazdığımın sayısını unuttum, bazen çığlıklar attım, sonunda bir adam ölecek diye. Sahil Yolunda Yürümek adlı kitabımda var. 1996 yılında gece maçları oynatmak cinayettir diye Şenes Erzik’e söyledim. Bugünde maçların çoğu gece oynanıyor. Siz bunun cinayet olduğunu biliyorsunuz, ama sadece siz biliyorsunuz. İnsan organizmasını yöneten anlık, günlük ve mevsimlik biyolojik ritimler vardır. İnsan organizması gündüz türlü türlü uğraşlardan sonra geceye geçiyor. Yani etkin durumdan edilgin bir yapıya… Artık geceye uyum sağlamak zorunda… Gündüzden geceye geçişte doğa bile dinginleşiyor, duruyor. Bütün gün rüzgar eser, bazen fırtına kopar ama hava kararmaya başladıktan sonra bir süre yaprak kımıldamaz. Bu geceye geçiştir. İnsan organizması da böyledir. Geceye geçerken temposunda düşme olur. Belli biz süre sonra da uyuruz. Uyumak yarı ölmek demektir. Soluk frekansımız ve kalp vurum sayımız en alt düzeydedir. Ama biz genç insanlarımızı bu durumda maça çıkartıyoruz. Yani yarı ölmüş durumda olmamız gerekirken maç oynuyoruz. Yaşları ilerlemiş, uyuması gereken insanlar da bu maçları izliyor. Neden? Batı böyle istiyormuş. Hangi batı? İngiltere’de haftada bir maç gece oynanıyor.

İlker: Başka bir olumsuz yönü de var, taraftar açısından ulaşım sorunu ve enerji sorunu var.

Metin Tükenmez: Elbette. Yani sen 3. dünya ülkesisin. Hadi biraz hafifletelim ve diyelim ki gelişmekte olan bir ülkesin. Senin bir maçta harcadığın enerjiyle bir şehir bir gününü kurtarır. Bu yanıyla da bakmak gerekir işe. Türkiye’nin yapacağı ilk iş derhal gündüz maçlarına dönmektir. Eğer dönülmezse insanların hormonal dengesi şaşkınlığa uğrayacağı için her maç bir cinayet olacaktır. Bu cinayetlerin kesin sonuçları 15-20 sene sonra büyük kayıplar şeklinde  bize fatura edilecektir. Yani Çernobil’den daha tehlikeli bir durumla karşı karşıyayız ve biz bunun farkında değiliz. Öte yandan Türkiye henüz tam kapitalist bir ülke olmadığından sistemin kendini koruyucu önlemler alması da olanaklı olmuyor. Çarpık kapitalist gelişme kurumları da değerleri de hırpalıyor. Kulüplerin ve federasyonun yayıncı kuruluşa teslim olması da bu durumun bir göstergesidir.

İlker. Tabii, kesin. Bunun en açık örneği televizyon.

Metin Tükenmez: Kurumlar, dolayısıyla insanlar televizyona teslim olmuş durumda. Ama öte yandan, kulüpler şu ana kadar kendi ayaklarının üzerinde durmanın yollarını arayıp bulamadıkları için yayıncı kuruluş desteğini çektiği anda kulüplerin çok büyük bir bölümü batar. Bu nedenle her şey televizyona endeksli… Televizyonlar insanların maçlara ilgi göstermesi için yaygara yaptığı halde insanların maça gitmesi televizyonların çok da umurunda değil. Televizyonlar maça gitmekten çok akşam televizyon ekranının karşısında oturup saatlerce sihirli kutuya bakan insanlar ister. İnsanların stadyumlara gidip tribünleri doldurması televizyon için çok önemli değildir. Onun için önemli olan dekoder satmaktır. Dekoder satıp daha çok insana maç seyrettirmek görünüşteki masumiyet olduğu halde, bu düşüncenin arkasında yatan gerçek de reklamdır. Sonuçta iş gelip reklama dayanıyor. Reklamın ise amacı insanları yaşadığı hayattan gocundurmak, daha fazla tüketme isteğini kışkırtmaktır. Sen ne kadar tüketiyorsan o kadar değerlisin, sen ne kadar marka giyiyorsan o kadar kıymetlisin, sen sıradan bir yaşamı hak etmiyorsun. Reklamla verilen mesaj budur. Yani tipik bir Amerikan ideolojisine doğru gidiş… Bunu da başardılar.  Marka giymekle, marka futbolcuları transfer etmenin arasında hiç mi ilişki yok? Belki kapitalizmin gereği bu… Daha önce söylediğim gibi bizdeki sistem çarpık. Kapitalizm ne denli acımasız da olsa kendini kontrol sistemleri ile kendi aşırılıklarını dizginleyebiliyor zaman zaman. Ama biz de öyle mi? Yani endüstriyel futbolun gerekleri yerli yerine oturursa, bundan önce kent yaşamının yerli yerine oturması gerekmektedir. O zaman futbola ilişkin kurumsallaşma da başlar. İşte o zaman Almanya, İngiltere ve İtalya gibi futbolun önde gelen ülkeleriyle baş edebilirsin. Bu durumda kapılarını her şeye açmanın bir sakıncası yoktur. Çünkü rekabet edebilecek birikim sağlanmıştır.

Mustafa: Başarabilir miyiz peki? Türkiye, olabilir mi?

Metin Tükenmez: Çok zor. Reformist ve revizyonist hareketler toplumun gelişmesini, ilerlemesini durduruyor. Toplum bir tıkanma noktasına geldiğinde o tıkanıklığa neden olan unsuru bir miktar gevşetiyorlar. Örneğin, bu işi zamanında Turgut Özal yaptı. İşçi ve memur geçim sıkıntısı nedeniyle sokağa dökülecekken ücretlere yüzde 100 zam yapıldı. Bir çalışanın ortalama maaşı 300 bin lira ise 600 bine çıktı. Millet şaşırdı. Tencereler eskiye göre daha doldu ve kaynamaya başladı. Küçük küçük zamlarla ücretlere yapılan zamların geri alındığının fakına bile varılmadı. Bu, toplumu belli bir süre belli bir noktada tutulmasının bilinen bir yoludur. Ama bugün gelinen noktada toplum eskiye göre çok daha fazla sıkışmış durumda. Yani reform bile işe yaramayabilir. Bu sıkışıklığı gidermek için hükümetler katalizör görevi yapabilir.  Konuyu teknik direktörler düzeyine indirdiğimizde denilebilir ki, teknik direktörler bir şeyi gökten zembille indiren insanlar değildir. Teknik direktör reaksiyonu hızlandıran insandır. Örneğin, elinizde bir miktar oksijen ve hidrojen atomu varsa ve siz su elde etmek istiyorsanız, bu atomları bir tüpün içine koymanız yetmez.  İstediğiniz kadar bekleyin bir milimetreküp su bile elde edemezsiniz. Çünkü reaksiyonu hızlandırmanız gerekir. Bunun için bilinen iki yol vardır. Ya Oksijen ve hidrojen atomlarını ısıtacaksınız veya bir platin çubuğu tüpün içine batırarak katalizör kullanacaksınız. Bu durumda su elde edebilirsiniz. Teknik direktörde böyle bir görev yapar. Elde oksijen ve hidrojen molekülleri yoksa ne yapabilirsiniz? Benzer şekilde elinizde yeterli kalitede futbolcu yoksa yapacak şeylerde sınırlıdır. Teknik direktör bir şeyin önünü açan, önderlik eden, rehberlik eden insandır. Teknik direktör dediğiniz kişi yol göstericidir. Eğitimcilerde öyledir. Eğitimci öğrenmeye istekli olan insanlara öğrenmenin koşullarını sağlayan insandır. Koşullar sağlanır, öğrenmeye istekli olan öğrenir. Futbol oynamak için koşullar sağlanır, gerisi futbolculara kalır. Dünya kupasında 3. olan takımın futbolcularına Futbol Federasyonu ödül olarak A kursu diploması verdi. A diploması teknik direktörlüğün bir altıdır. Futbolu bıraktıktan sonra takım çalıştırıp teknik direktörlük kursuna katılmayı hak edecekler. Biz dedik ki, futbolcularımızın başarısı çok büyüktür. Her türlü ödüle layıktırlar. Ama diploma dağıtmak hoş bir şey değil. Kendi eğitim sisteminizi yerle bir ediyorsunuz. Federasyon dinlemedi, diplomaları verdi. O zaman düşündük ki, bu çocuklara bazı şeyleri öğretebiliriz. 15 günlük bir hızlandırılmış eğitim programı hazırlandı. Ders veren hocalardan biri de bendim. Teknik direktörlüğe ilişkin söylediklerimi derste onlara da anlattım. Hocanın başkalarının yeteneklerini keşfeden ve bu yeteneklerin onda var olduğunu futbolcuya inandıran kimse olduğunu da söyledim.

İlker: Peki şu an Türkiye’de böyle bir teknik direktör var mı?

Metin Tükenmez: Yok. Ama olabilirdi. Çünkü sözünü ettiğim tanıma uyan birçok teknik adam var Türkiye’de. Ancak onlar da çeşitli nedenlerden ötürü bilimi kullanan teknik adamlıktan daha çok geleneksel futbol deneyimleri ile hareket eden teknik adamlar kervanına katıldılar. Tevfik Lav felsefeye düşkün, okuyan, araştıran bir teknik adamdı, ama onun da ömrü kısa oldu. Ersun Yanal olabilirdi, ama ona da izin vermediler. Gelişmiş, futbol kültürü yerli yerine oturmuş hiçbir ülkede bir futbolcu için teknik adamı, hem de ulusal takımın başındaki hocayı türlü entrikalarla alaşağı etmezler. Ben 1956 doğumluyum. Metin Oktay Galatasaray’a transfer olduğu yıl gol kralı olmuş. Ben de o yıl doğmuşum. Dayım Beşiktaşlı olduğu halde bana bir Galatasaraylı futbolcunun adını vermiş. O zaman öyleydi. Başka takından futbolcuların adları yeğenlere ve çocuklara verilirdi. Henüz bugünkü gibi takımlar arasında kamplaşma yoktu. Tabii Çıldır’daki nüfus memuru Metin Oktay Tükenmez’i çok uzun bulmuş. Metin olsun demiş. O yıllarda nüfus memurunun dediğinden çıkmak kolay değilmiş. Zaten benden birkaç yıl sonra doğan halamın oğluna da Oktay adını vermişler. Böyle de bir hikayem var. Sonra metin Oktay ile dost olduk. Basın tribününde bunları uzun uzun konuştuk. Şunu söylemek istiyorum. Zamanında Metin Oktay ve hatta Lefter gibi büyük futbolcuları bile gerektiğinde kadro dışı bırakmışlar ama hocalara kimse dokunmamış. Ben izlemedim, ama Lefter’in Pele’den daha büyük futbolcu olduğunu söyleyenler var. Böylesine kıymetli futbolcuları bile birtakım değerleri korumak için kadro dışı bırakabiliyorlardı. Ama artık değerler öylesine erezyona uğramış ki ulusal takımın hocasını bir çırpıda kenara koyabiliyorlar. Azgın kapitalist sistemin uygulandığı ülkelerde bile bu yapılmıyor. Çünkü rekabet ne denli acımasız olsa da ulusal takımın hocası devletin adamıdır. Ona yapılan devlete yapılmış gibi algılanır. Kaldı ki, Ersun Yanal gibi hocalara devlet yatırım yapmıştır. Parasız okutmuştur. Öyleyse bu hocaların devlete borcunu ödemesi için fırsat tanınmalıdır. Azgın kapitalistler bile alacaklı olduğu insanları öldürmez, yaşatır ki borcunu ödesin. Üstelik Ersun Yanal öyle bir hoca ki tuttuğu altın oluyor. Denizlispor, Ankaragücü, Gençlerbirliği ve Manisapor’da sınırlı olanaklarla neler yaptığını hepimiz gördük. Ulusal Takım’da ise hem yarışan hem de değişen bir ekip ile mücadelesini sürdürdü. Memleketin yüzde 80 Ersun Yanal ile uğraştığı halde başarılı da oldu. Ersun Yanal ve benim gibi insanlara kimse hazır bir düzen vermiyor. Bizler düzeni kendimiz yaratıyoruz. Ersun Yanal’ın futbolda yaptıklarını ben medya dünyasında gerçekleştirdim. Türk yazılı basınının dili, yazı biçimi, eleştiri düzeyi benimle birlikte değişti. Ciddi spor yazarlığının öncülerinden biri oldum ve arkamdan gelen gençler artık futbolun arka perdesinde nelerin olup bittiğini daha fazla görüyorlar. Ben bunu başarırken şunu kanıtladım: dört büyüklerde oynamadan da, insan kültürü ve araştırmacı yapısıyla başarılı olabilir. İstanbulspor’da top oynamış biri de futbolun içinde yolunu bulabilir. Ama teknik direktörlükte kolay değil. Hem kültürlü, hem efendi, iyi yazı yazmak, Türkçe’yi iyi kullanmak, araştırmak, bilgi aktarmanın peşinde koşmakta insanı bir yere getiriyor, ama popüler kültürün dışında kalıyorsunuz. Ama kültürel değerleri kalıcı bir şekilde üretmek uzun soluklu bir koşu ve iğneyle kuyu kazmak demektir. Ben ve Ersun bunu biliyoruz. Aslında birazcık reyting için bütün değerlerinin yok edenler de doğrunun ne olduğunu biliyorlar. Onlar ilişkilerini çıkarları doğrultusunda kurmuşlardır. Patronlarla, genel yayın yönetmenleriyle ilişkileri doğrultusunda yaşamlarını kurmuşlardır. Ersun ile ben ise sadece bildiklerimize güveniriz. Çünkü bilginin güç olduğunu biliriz. Ne onlar Metin olabilir, ne de biz onlar gibi maniplatör olabiliriz. İki tarafta kendi sınırlarının dışına çıkarsa sırıtır. Maniplatörler bir başka boyuttan gelmişler, biz başka. Biz tırnaklarımızla kazarak geldik bu günlere onların çoğu tepeden indi. Biz daima, çalışmak üretmek zorundayız. Kuşkusuz onlar da çalışıyor. Ama onlar enerjisini üretime katkı yapmaya değil, ilişkileri güçlendirmeye harcıyorlar. Özünde fark bu kadar da basit…

Mustafa: Zaten yıllar geçtikçe bilginin önemi daha da artıyor. İnternetin yaygınlaşması ile daha da önemli oldu. O yüzden önemli işler yapıyorsunuz aslında.

Metin Tükenmez: Şöyle söyleyeyim: Bugüne kadar benim bir gazete ile konuşmam, anlaşmam söz konusu olduğunda bir tek şartım olur; para konuşmam. Her takımın yazarı olmayı şart koşarım. Türkiye’deki hatta dünyadaki her takım benimdir. Ben ise hiçbir takımdan değilim. Beni amatör küme maçlarına gönderin daha büyük zevk alırım. Varsa köşeniz, patronunuz veya genel yayın yönetmeniniz izin veriyorsa gönderin haftada iki gün amatör kümeden yazı yazayım. Daha ilginç hikayeler bulurum oralardan.

Mustafa: Biz de aslında Futbol Merkezi’ni kurarken o niyetle çıkmıştık yola. Genelde, internet ortamında dört büyüklerin sitesi var. Biz de dedik ki bütün takımlara yönelik bir şeyler yapalım. Bütün takımların istatistiklerine, her türlü bilgilerine ulaşabilsin insanlar. O niyetle çıktık ve takım, kişi veya kurum ayırt etmiyoruz. Tüm takımları yayımlıyoruz.

Metin Tükenmez: Ne kadar güzel, bildiğim kadar siz beni takip ediyorsunuz. Bu sezona başlangıcımı şöyle özetleyeyim. Lig başlamadan birkaç gün önce Antalya’da yapılan hakem seminerine gittim. Hava sıcaklığı 50 derece. Ben 25 dereceden sonra yaşamakta çok zorlanıyorum. Sıcağı hiç sevmem. Antalya’dan gelip iki gün Ankara’da kaldım. Ankaraspor-Galatasaray maçı ligin ilk karşılaşması. Aykut Kocaman ile bir röportaj yaptım. Ankara öylesine sıcaktı ki iki gün otelden sadece Kocaman’ın yanına ve bir de maça gitmek için çıktım. Sonra da Rize, Kayseri, Konya seyahatleri… Bunun yanı sıra Manisaspor-Galatasaray maçı ve İstanbul’daki maçlar.  Sürekli bu şekilde dolaşıyorum. 25 yılda Türkiye ve Avrupa’yı kaç defa dolaştığımı bilemiyorum. Üniversitede ki görevim ve bir yandan da söyleşinin başında değindiğim dünya kupası kitabını tamamlamaya çalışıyorum.

İlker: Programınıza kim karar veriyor?

Metin Tükenmez: Gazetenin yazı işleri müdürü karar veriyor. Genel yayın yönetmeni ile yazı işleri müdürü ortak karar veriyor bazen. Herkesin işi kolay, benim zor. Her takının yazarı  bellidir. Program yapanlar onları yerlerine yazıyorlar. Bana sıra gelince programı yapanlar da zorlanıyor. Hani bir söz vardır “bitaraf olan bertaraf olur” diyorlar ya, ama ben bitaraf olduğum halde daha fazla ilgi odağı haline geliyorum. Bizim gazetede Galatasaray denildiğinde İsmet Tongo, Coşkun Özarı, Gökmen Özdenak. Fenerbahçe denildiğinde Onur Belge ve Haşim Şahin geliyor insanın aklına.

İlker: Yiğiter Uluğ?

Metin Tükenmez: Yiğiter de biraz benim gibi. Yemen Ekşioğlu, Basri baykoç, Atıf Keçeci… Yazın bunları da kim kaldı? Metin bu hafta Fenerbahçe, bu hafta Galatasaray, bu hafta da Beşiktaş’ı yaz. Bu hafta Rize’de boşluk var, buraya da sen git. Kayseriye git, oradan Gaziantepe’de geç. Nasıl olsa Metin Hoca gezmeyi seviyor. Bu gezmak değildir.  Bu bir gönül meselesi, bu bir mesleki duyarlılıktır. Bel fıtığından ameliyat olmuş birinin bu denli çok yer değiştirmesi sağlıklı da insani de değildir. Ama benim hazinem bu. Hazineniz nerdeyse gönlünüz oradadır diye boşuna dememişler. Ama bu denli çok gezmenin Anadolu’da gizli kalmış, gözlerden uzak birçok futbolcuyu keşfetme keyfini yaşamak gibi bir ayrıcalığı da oluyor. Henüz kimsenin farkında olmadığı, hakkında ilk defa ulusal basında yazı yazdığım futbolcuların bazıları şunlardır: İlhan Mansız, Tümer Metin, Selçuk Şahin, Mehmet Yozgatlı, İbrahim Toraman Ve en önemlisi de Hakan Şükür. Hakan Şükür’e ilişkin ulusal takımda çıkan ilk yazı bana aittir. Cumhuriyet Gazetesi’nin arşıvlerini  açıp bakın. !986 yılında Fenerbahçe’ye önermişim. Henüz Sakaryaspor genç takımında oynuyordu ve İstanbul’da bu çocuğu bilen dahi yoktu. Ben de Sakaryaspor-Çorluspor maçında görmüştüm. O günlerde sakaryaspor ikinci ligdeydi ve ben de Çorluspor’un hocasıydım. Geçenler de hakan Şükür ile karşılaştık. Zaten her karşılaştığımda büyük bir saygı gösterir. Dedim ki “Hakan seni Ulusal basında ilk kez yazan benim, herkese forma veriyorsun, bana henüz vermedin”. “Abi biliyorum. Allah razı olsun. Ama sen forma istemiyorsun ki…” Ertesi hafta terden ıslanmış formasını bana verdi. Bende oğluma verdim. Oğlum Beşiktaşlı olduğu halde Hakan’ın formasını giyiyor. Benim şartım işte budur. Oğlum Galatasaray formasını da giyebilmelidir. Ben her takımı yazabilmeliyim. Bütün takımlar benimdir, ben hiçbir takımdan değilim. Her yıl şampiyon olan takımı tutarım. Bu yüzden insanlar uzun seneler bir defa şampiyon oluyor, ben ise her yıl…

İlker: Anadolu’yu geziyorsunuz bu kadar, Türk futbolunun geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Metin Tükenmez: Türk futbolunun geleceği parlaktır diye bir şey söylersem futbola pembe gözlükle bakmış olurum. Normal koşullarda Türk futbolunun merkezinin büyük şehirlerden(İstanbul, Ankara, İzmir) Anadolu’ya kayması gerekmektedir. İstanbul’da futbolcu yetiştiremezsiniz. Artık bu olanaklı değil. İstanbul’da öyle bir yaşam var ki, çocukları ve gençleri kontrol altında tutup futbolun içinde uzun süre bulunduramazsınız. Zaten oynayacak alan da yok çok şükür!  1975-76 yılında yani ben 19-20 yaşlarındayken Levent civarında beş tane futbol sahası vardı. Bu sahalar nizamiydi. Küçük sahaları ve okul bahçelerinde yapılan kıyasıya maçları söylemiyorum. Metrocity’nin yeri, Akmerkez’in yeri, tefken Plaza’nın yeri, Levent Tenis Kulübü’nün yeri futbol sahasıydı. Yeni Levent Lisesi’nin önünde de bir futbol sahası vardı. Çocuklar ve gençler oynadıkları için subaylar rahatsız olmuşlar, belki de hanımları. Hanımları diyorum, çünkü bu ülkeye yeniliklerin gelmesi için Atatürk’ten bu yana hep öncülük etmiş subaylarımız spora karşı değil yanındadırlar. Hanımlar karşı çıkmış olabilir. Çünkü o günlerde sahalarının yanında soyunma odaları yok. Spor kıyafeti giymek için elbise değişikliği bazılarını rahatsız etmiş olabilir. O sahaya bu yüzden ağaç dikildi. Allahtan ağaç diktiler. Zincirlikuyu Yapı meslek Lisesi’nin de nizamı bir futbol sahası vardı. O zaman buralardan  futbolcu yetişirdi. Birinci ligde oynayan Boluspor’un, Eskişehirspor’un, Zonguldakspor’un gözü hep bu sahlardaydı. Bu ve bunun gibi İstanbul’un diğer semt sahalarında yapılan turnuvalardan bu takımlara futbolcular giderdi. Ankara takımlarının idarecileri bile bu turnuvaları izlerdi. Aldıkları futbolcuları gözü kapalı birinci ligde oynatırlardı. Ben lise takımından 2.Lige transfer oldum. Düşünebiliyor musunuz, bugünkü Etiler Lisesi, yani Akmerkez’in yanındaki liseden ikinci lige, birinci lige futbolcu transfer olurdu. Bizim lise takımından Metin Göymen 1. ligde oynayan Göztepe’ye transfer oldu. Bugün lise takımında bırakın birinci, ikinci ligi üçüncü ligde oynayabilecek kapasitede oyuncu var mı ben de çok merak ediyorum. Oysa benim gençliğimde Bulgar Mehmet Süleymaniye Sirkeci’den Fenerbahçe’ye transfer oldu ve oynadı. Çilli Mehmet yine bu takımdan Galatasaray’a transfer oldu ve üç yıl üst üste şampiyon olan Galatasaray’ın en iyi futbolcularından biriydi. O Sirkeci birinci amatör kümede oynuyordu. Ş,imdi futbolcu nerede yetişecek? İstanbul’da bırakın top oynamayı birkaç dakika oturup nefesleneceğiniz alan kalmadı.  İstanbul’da varoşlarda bile hareket alanı yok. Bizim gazetenin yanındaki bağcılara bakın İstanbul’un ne halde olduğunu görürsünüz. Onun için Türk futbolunun merkezi Anadolu’ya kaymalıdır. Türk futbolu çok gelişti diyorlar ama…

İlker: Küçülmüş, bozulmuş.

Metin Tükenmez: Tabii ki bozuldu. Çocukluğum şimdiki Korukent’in yerinde geçti. İki katlı bir ev vardı. Alt katında biz üst katında ise ev sahibimiz otururdu. Her yer dutluktu. Ağaçlar üzerinde bir sincap gibi Ortaköy’e iner, çıkardık. Hayatımızın büyük bir bölümü sokakta geçerdi. Doğal atletik yeteneklerimiz gelişirdi. Şimdi spor biliminin de savunduğu doğal atletik yeteneklerimiz bu şekilde gelişirdi. Herkesin kendi stili oluşurdu. Çocuk kendi yeteneklerini kendi keşfederdi. Şimdiki gibi altyapılarda Gestapo lideri gibi çocukların başında durup onların kişiliklerini öldüren insanlar yoktu. Her insan gibi çocuğun da kendi keşfettiği değerlidir. Kendi keşfederse içselleştirir değer haline getirir. Benim de çocuklarım var. Kalem gibi çocuklar. Boylu, poslu, dal gibi. Şimdiki çocuklar ne yapsın. Oynamadılar ki. Ben bunu bildiğim için, hala evim yok, ama yazlığım var. Çocuklar oynasın, kişilikleri gelişsin diye yazlık aldım. Çocuklarım her yıl 2,3 üç aya yakın deniz ve kumda büyüdüler. Ama herkes bunu düşünemiyor ve olanak sağlayamıyor. Olanakları olanda çocuklarını dört duvar arasına, bilgisayara mahkum ediyor. Birde başımızda Anadolu Liselerine ve Üniversiteler hazırlık sınavları var. Bu Türk çocuklarının ve gençliğinin başındaki en büyük beladır. Bilgisayar ise bir başka düşmandır. Özellikle spor yapma çağındaki çocuklar için… Bu yanlışlık giderilemedikçe genç nüfusu sporun hizmetine sokamazsınız ve gelişme olmaz. Söylediğim anlamdan yola çıkarsak ben tam bir bilgisayar düşmanıyım. Çünkü Türkiye bilgisayar ve yabancı dil tuzağına düşürülmüş bir ülkedir. Bilgisayar bilmiyorsan, yabancı dilin yoksa adam değilsin. Anlayış bu.  Bilgisayar programları yapacak kadar ileri düzeyde teknolojiyle iç içe olup 7 yabancı dil bilen, ama kültürel değerleri ve adamlığı sıfır olan birçok insan tanıyorum.  Üniversitelerdeki akademik toplantılarda bile “hard copy”, “soft copy” diyor değerli hocalarımız. Kendi dilimizi bitirdik.  Bilim dilinde bile İngilizceden çok değerli bir dil var. Bu dil bizim dilimizdir. Yani Türkçe. Ama ana dilimizi bitirdik, yabancı dil diye diye. Affınıza sığınarak ve dost olduğunuzu düşünerek şunu söylemek istiyorum. Belki sizde kolejlerde okudunuz, ama benim aptallık dönemime denk geldiği için kızımı kolejde okuttum. Çok da başarılı bir öğrenciydi. Oklunu ilk beşin içinde bitirdi. Matematiği ve fiziği diğer tüm dersleri İngilizce okudu. Üniversite sınavından puan alıncaya kadar canı çıktı. İkinci senesinde Karadeniz Teknik Üniversitesi’ni kazandı. Allahtan Trabzon’u çok sevdi de okuyor şimdi. O kadar ders çalışmaya eğer anadilinde bir okulda eğitim alsaydı istediği her yeri kazanabilirdi. 

İlker: Okuyor yani.

Metin Tükenmez: Kızımdan sonra bu işte bir yanlışlık olduğunu anladım. Oğullarımı devlet okullarına verdim. Eve en yakın devlet okuluna. Anadolu liseleri yarışının içine de sokmadım. Sınıflar 60 kişi de olsa gidip okuyacaksınız dedim. Bende aynı şekilde okudum. Üstelik ben Azeri-terekeme kökenliyim. Etiler’de okuyorum,  45 yıl önce. Hoca sözlüye kaldırınca utancımdan konuşamıyorum. Tipik Azeri dili konuşuyorum. Arkadaşlarım gülüyor. Ben de sözlüde bildiklerimi söylemiyor zayıf alıyordum, yazılılarda ise en yüksek notları alarak düzeltiyordum. Ben böyle okudum. İki oğlumu da düz devlet okuluna verdim. Onların servislerde İstanbul’un trafiğinde perişan olmalarına engel oldum. Kendi okulum olan Etiler Lisesi’ne verdim. Bitirdiler. İkisi de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni kazandılar. Üstelik kızımın yarısı kadar bile ders çalışmadılar. Çünkü onlar ana diliyle eğitim gördüler. Bu konuya ilişkin Mehmet Demirkol ile yazıştık Radikal Futbol Eki’nde. Yazıda insanın kendi dili ile gelişebileceğini yazdım. Mehmet Demirkol cevap yazısında soruyordu: Galatasaray Lisesi’ni bitirenler aptal mıdır? Tevfik Fikret aptal mıydı? Arkadaşı olduğunu söylediği Tuna Kiremitçi’nin kitaplarının bunca satmasının nedeni nedir? Ben Tuna Kiremitçi’yi tanımam. Onu okuyacak kadar da çok zamanım yok. Ama Tevfik Fikret’i bilirim. Tevfik Fikret Atatürk’ün en çok etkilendiği şairdir. Cumhuriyet fikrini Tevfik’in şiirlerinde aldığını söyler Atatürk. 1930 yılında Galatasaray Lisesi’ni ziyaretini Galatasaray takımıyla ilişkilendirenler olmuşsa da O, ziyaretinin nedeninin Tevfik Fikret’e olan saygısından ileri geldiğini bizzat söylemiştir. Tevfik Fikret’in en önemli mücadelelerinden biri Galatasaray Lisesi’nde Türkçe eğitim verilmesi içindir. Tevfik Fikret bu yüzden okul müdürlüğünü bırakmıştır.  Mehmet’in algılayamadığı şudur: Metin Tükenmez kimdir? 1976’dan bu yana bütün ömrü üniversitede geçmiş bir düşünce insanı. Bunu neden yazıyor? Üzerine biraz düşünmek gerekmez mi? Mehmet’in yaptığını gene de yadırgamadım. O günlerde çok yeni ve çok gençti. İleride ne demek istediğimi anlayacaktır. Türk futbolunun önünde en büyük engel bilgisayar okul kazanmak için yapılan sınav hazırlıkları ve oyun alanlarının yok olmasıdır. O zaman ne yapacaksınız, futbol okulları açacaksınız. Her yerde futbol okulu var.  Haftada iki gün ve bir saat idman… Böyle futbolcu yetişmez. Biz sabahtan akşama kadar sokaklarda oynardık. Bazen öğlen su molası verir akşama kadar oynardık. En büyük korkumuz ailemizden birinin gelip o alacakaranlıkta top oynamanın keyfinden bizi alıkoymasıydı.

Bugünkü Zincirlikuyu semtini biliyorsunuz. Kımıldayacak yer yok. Oysa benim çocukluğumda bu semtin her yeri açıklık ve boş araziydi. Mezarlığa kadar kurtlar inerdi kışın. Baktığınız zaman ufku görüyordunuz. Her taraf yeşillikti. Her türlü meyve ağacı vardı. Şimdi baktığınızda sadece bina yani beton görüyorsunuz. Bakışlarınız gelip betona takılıyor.  Ufkunuz genişlemiyor, estetik olmayan görüntüler içinde bozuk, duygusuz ve hoyrat bir bakış açısına alışıyor gözleriniz. Sonrada memlekette var olan değerleri yok etmek kolaylaşıyor. Çünkü aynı duygularla herkes yapılanları kanıksıyor, birkaç muhalif sesi de susturuyorlar. Futbolda bu yapıdan kendini soyutlayamıyor. Türk futbolu artık dört duvar arasında yetişmiş, bakışları ufka kadar uzamaktan yoksun, bitişik nizam ve çıkma kültürü beton binalara takılmış zevksiz ve estetik diye bir bilim dalı olduğundan habersiz insanlara teslim olmuştur. Oysa Türk futbolu bütün dünyayı alt edebilecek bir zenginliğe, bir genetik haritaya sahiptir. Türkiye aşağı yukarı 40 etnik kökenden insanların bir arada yaşadığı cennet bir ülke. Kültürel ve genetik olarak büyük bir hazineye sahip… Benim de bazı garip huylarım var.  Bazen Beyoğlu’na çıkar kitapçıları dolaşırım. Bir gün bir kitapçı da kitaplara bakan insanları saydım. 22 kişi vardı. Her birinin saç, göz ve ten rengi ayrıydı. Sanki 22 ayrı ülkenin insanları vardı. Oysa biliyorum ki hepsi bizdendi. İsveç, Norveç, Almanya ve İngiltere gibi ülkelere gidiyorsunuz genelde tek tip insanlar… Ama biz öyle değiliz. Şu masanın etrafında dört kişi oturuyoruz dördümüzün fiziksel görüntüsü de farklı. Benim Annem Gagavuz, babam Terekeme, babaannem Gürcü, dedemin annesi Gürcü. Bu büyük bir zenginlik ülke için.  Kars’tan Kocaeli’ne hatta Bursa’ya kadar Kuzey Anadolu Fay Hattı gibi bir futbol hattı çizin. Bu hat üzerinde her türlü etnik kökenden insanlar var. Kocaeli’nden ve Sakarya’dan neden fazla futbolcu çıkıyor. Çünkü bu bölgeler Kafkaslar ve Balkanlar’ın birleştiği noktadır. Her iki bölgenin insanları burada kaynaşmış ve genlerini birbirine aktarmıştır.

İlker: Zaten yerlisi yok denir buraların.

Metin Tükenmez: Bizim Kars’ta 14 etnik köken bir arada yaşıyor. Ama Kars’ın bir sorunu var. Nedir Sorun? Kars’ın 8 ayı beyaz, 2 ayı ayaz, 2 ayı da yaz. Bu sorun aşılırsa yanı Kars’a kapalı alanlar yapılır alttan ısıtmalı futbol alanları yapılırsa oradan çok futbolcu çıkar. Türk futbolunun kurtulmasının bir yolunu ben federasyona ve eğitim dairesine söyledim. Bursa, Sakarya veya Kocaeli merkezli yüzer bin çocuktan oluşacak futbol okulları açmak.  Üç merkezde 100’er bin çocuktan okul açılsa ve bu okullardan 10’ar üst düzey futbolcu çıksa bu 30 futbolcu Türkiye’yi Avrupa ve dünya şampiyonu yapar ve en az 10 yıl dünya piyasasında Türkiye’nin adı dolaşır. Bu okullardan alt liglerde oynayacak futbolcular da çıkar. 3. liginden birinci lige kadar kaliteli futbol oynanan liglere sahip olunur. Üstelik Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Örneği var. Türkiye’de Galatasaray bir grup genç futbolcuyu bir araya getirip ligimizi alt üst etti ve Avrupa şampiyonu oldu. Fransa Avrupa’da 19. sırada iken Paris’te 150’biner çocuktan oluşan toplamda 450 bin çocuğa eğitim veren üç futbol okulu kurdu. Başına sonradan UEFA’nın eğitimcisi olan Ernest Jacky’i getirdi. Bu okullardan çıkan çocuklarla Fransa Hem Dünya ve tarihte ilk defa olarak hem de Avrupa şampiyonu oldu. Hiçbir şey gökten zembille inmiyor. Her şeyi üreten insan ve düşünen beyinler. Bun organizasyonu kulüpler yapamaz. Ama federasyonun olanakları var. Bu kadar çocuğu bir arada nasıl tutar nasıl eğitiriz diye soracak olanlara çok basit olduğunu söyleyebilirim. Gelsinler, sorsunlar anlatalım. Kaymağını yine onlar yesin. Neden Sakarya, Kocaeli ve Bursa’yı örnek verdim. Çünkü bu illerin konumu çok uygun… Çok sayıda futbol alanları açılabilir. Halkı melez ve yılın 12 ayı futbol eğitimi verilebilir. Bu futbol okulları kurulsun ve 5-6 yıl sonra Türk futbolunun nerelere varacağı görülecektir. Bugünün Türkiye’sinde futbolcularımız sadece yatkınlıkları ile bir yerlere geliyor ve yatkınlık profesyonelce üretime dönüşemediği için yurt dışı maçlarında bocalıyoruz. Zaten bizim insanımız her alanda yatkın. Ama yatkınlığı doğru eğitim ile yeteneğe dönüştürüp sonuç alamıyoruz.

Dünya kupasını izledikçe içimden keşke bu kadar çok maç izlemeseydim dedim. Ben birkaç dünya kupasını gidip yerinde de izledim. Dünya kupasına gittiğinizde sadece belli maçları izlemek zorunda kalıyorsunuz. Hepsine yetişmeniz olanaksız. Örneğin 1990 dünya kupasında Hıncal Abi Doğan Koloğlu ve ben şehirden şehre koşuşturarak birlikte izledik. Final maçına kadar 7-8 maça ancak gidebildik. Gidemediklerimizin bazılarını televizyondan izledik. 2006 dünya kupasının 64 maçını da televizyondan izledim. Hay izlemez olsaydım. Adamlar başka bir şey oynuyorlar. Bu oynanan bambaşka bir şey de çoğu kimse göremiyor biliyor musunuz? Kimse farkında değil. Dünya Kupası başladıktan sonra bizim yorumcularımız da başladı “bu ne biçim dünya kupası” diye. Açılış maçında bir Almanya gördüm, hayran oldum. 22-23 yaş ortalamasında bir takım kurulmuş. İtalya’ya dikkat edin diye (afedersiniz) bir yerlerimizi yırttık. İtalya çok ilginç futbol oynuyor. Dünya kupaları tarihinde gördüğüm en hızlı takım. İnanılmaz bir süratle atağa çıkıp aynı hızla geri dönüyorlar. İtalya’yı da kimse beğenmedi.

Mustafa: Ama Fransa’ya yenildiler.

Metin Tükenmez: O maçı izlemedim, ama dünya şampiyonu olduktan sonra bu tür sonuçlar almak normaldir. Kısa vadede uluslar arası alanda ulusal takımların başarılı olması kolay olmuyor. Bizim ulusal takıma da başarılı olma yolu açılıyordu. Ersun Yanal hem yarışan hem de gelişen bir takım oluşturuyordu. O yapıya engel olundu ve bozuldu. Yani filmi başa sardık. Bunun yanı sıra dünya futboluna baktığımızda kaç tane 18-19 yaşlarında futbolcu oynuyor. Arjantin’den Almanya’ya oradan Brezilya’ya kadar her ulusal takımda gencecik çocuklar ilk 11’lerde oynuyor. Bizim kulüp takımlarımız bile bu yaştaki çocukları kadroya alma cesaretini göstermiyor.  Gerets Uğur ile Ferhat’ı Fenerbahçe maçında oynattı diye kıyamet koptu. Bırakın oynasın çocuklar. Kim oynayacaktı? Cihan ile Orhan Ak bek oynadıkça Galatasaray bir adım ileri gidemedi. Bunlar genç, oynamazlarsa nasıl gelişecekler? Nitekim Ferhat maçın en iyi oyuncularından biriydi. Ama basına bir şey beğendirmek mümkün değil. Basın diye de ciddi bir tehlike var Türkiye’de.

İlker: Maçın skoruna göre hemen çocukları harcadılar.

Metin Tükenmez: Türkiye’de sonuç tüketme kültürü oluştu. Her şey sonuca bağlı. İstediğiniz sonuç alınmışsa sorun yok. Alınmamışsa vurun abalıya.

İlker: Genç olarak şimdilerde arda öne çıkmış durumda. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Metin Tükenmez: Arda’nın yanı sıra 6-7 genç oyuncu daha var Galatasaray’da. Bunların hepsi Galatasaray’da oynayacak durumdadır. Arda’nın şansı Ersun Yanal oldu. Gittiği yerde bilimsel antrenmanlarla tanıştı. Yaşı genç olduğu için bu antrenmanlar onu geliştirdi. Bu kadar basit, bilimsel antrenman… Bizim çocuklar zaten yatkın. İyi antrenman yaptırdınız mı çiçek gibi açıyorlar.

Serkan: Ben şunu soracaktım: Bizim gibi bu işin hem biraz içinde hem biraz amatör hem de resmileşmeye çalışan gençler için futbola bir şeyler katmamız, onu geliştirmemiz için nasıl bir yol tavsiye edersiniz?

Metin Tükenmez: Futbol öyle ilginç bir kimlik ki tüm insanları içine çekebiliyor ve dünya insanının yarısından çoğunun kartvizitine işleyebiliyor. Neredeyse Mevlana gibi… Kim olursan ol gel, herkesi kabul eder. Hiç kimseyi reddetmez. Spor veya özelde futbol dediğimiz şey aslında var olan en büyük mühendislik.  Futbolun üzerine daha büyük bir mühendislik tanımıyorum, bilmiyorum. Çünkü spor dediğimiz etkinliğin hammaddesi insan. İnsan dediğimiz canlının kas iskelet sisteminde diğer alanlarda kullanılan bütün mekanizmalar var. Kaldıraçlar dediğinizde; üç tür kaldıraç biliniyor üçü de insan vücudunda var. Neresinde mi? Boyundaki Atlanta oksipital ekleminde, dirsek de ve aşil tendonunda. Bütün kimyasal reaksiyonlar vücutta var. Sosyal anlamda diyorsanız en büyük demokrasi insan vücudundadır. İnsan vücudundaki organların birbirine saygısı nerede var? Biri hasta olduğunda onun eksikliğini kapatmak için olağanüstü bir özveriyle çalışıyorlar. Demokrasi de bu değil mi zaten? Futbolda takım olmak da bu değil mi? Herkesin birbirinin kademesine girmesi arızalı dokuya yardım etmek değil de nedir? Onun için futbolun içinde matematikçilere de, fizikçilere de hukukçulara da yer var.

Mustafa: Hocam futbolda matematik var dediniz de, daha doğrusu herkese, matematiğe de yer var dediniz. Osman Tanburacı’nın 2006 Nisan’ında yaptığı bir açıklama vardı. Ben matematik dünyası dergisinden okumuştum bu açıklamayı. “Futbolda istatistiklere yer yoktur. Futbol 90 dakikanın içindedir. Başlar ve o gün biter” demişti. Hatta bu açıklamayı Fenerbahçe-Vestel Manisaspor’a 5-3 yenildikten sonra yapmıştı. Fenerbahçe o maça kadar 20 gol atıp bir gol yemiş, tek maçta 5 gol yedi şeklinde yorumlamıştı. Ben şöyle düşünüyorum: Mesela bir takım 5 sezon boyunca 3. haftaya kadar veya 5. haftaya kadar gol atamıyorsa bir problem vardır. Eğer 6. haftadan sonra açılıyorsa demek ki 5. haftaya kadar bir problemi vardı bu takımın. Siz ne düşünüyorsunuz bu konu hakkında.

Metin Tükenmez: Bu konuda sınırları iyi koymak ve hatta sınırları iyi belirlemek gerekir diye düşünüyorum. Bizim medya dünyasına yeni bir kuşak geldi. Bu genç kuşak zannediyor ki futbol istatistikten başka bir şey değil. Bizim biraz önümüzdeki kuşaktan sayılan Osman Tanburacı ve onun gibiler ise istatistiğin futbolda hiç yerinin olmadığını sanıyor. Futbolu o kadar çok parametre etkiliyor ki Osman Tanburacı’nın kuşağından gelenlerin bu etkilenimlerin tamamını bilmesi zordur. Bunu rahatlıkla söylüyorum. Bu önemli parametrelerden biri de matematik ve istatistiktir. Biz spor akademisinde Fizik, kimya sağlık bilimleri matematik, edebiyat gibi derslerin yanında istatistik de okuduk. Neden? Senin dediğin işleri futbolun içinde anlayabilmek veya sayıları futbolla ilişkilendirebilmek için. İstatistikler önemli bir veridir.  Ama her şeyi istatistiklerin üzerine oturtmaya kalktığınız zaman(genç kuşağın hatalarından biri budur) hata yaparsınız. Futbola ciddi bir meslek olarak bakanlar ister teknik direktör isterse gazeteci olsun futbolun var olan tüm parametrelerini göz önünde bulundurmalıdırlar. Futbola ancak bu şekilde analitik yaklaşılabilir ve ancak bu şekilde kalıcı futbol değerleri üretilebilir. Yazı yazan kişi için 2006 dünya kupası çok önemliydi. Ben daha ilk maçta gördüm. Almanya’nın açılış maçındaki şut istatistiğine baktım ve dedim ki “Bu dünya kupası uzaktan çekilen şutların kupası olacak”.  Şimdi, siz bunu görüp yazının içine koyduğunuzda o yazı kıymetlenmez mi? O zaman matematiksiz nasıl yapacağız? Futbol hayatın neresinde, biraz düşünün bakalım. Hayatımızın neresine bakarsanız futbol var. Matematik de hayatın ta kendisi değil mi? O zaman matematiği futboldan nasıl ayırırsınız, istatistiksiz bir futbol nasıl düşünülebilir? Ama Fransızların ünlü devlet adamı De Gaul’un çok sevdiğim bir sözü vardır:”İstatistikler, genç ve güzel bir bayanın mini etek giymesine benzer. Görülmesi gereken asıl yerleri örter”. Başka biri şöyle demiş: “İki türlü yalan vardır. Biri yalan diğeri ise istatistikler.” Bunlar da söyleniyor. İnsanlar tartışmanın içine çeşni katmak için bu tür yaklaşımlarda bulunuyorlar. Ama benim için futbolun parametrelerinden biri de istatistiklerdir. Merkezde olmasa bile dış halkalardan biridir. Çünkü istatistik de yönetici, masör veya teknik direktörler gibi futbolun merkezinde değildir. Futbolun merkezinde futbolcular vardır. Dolayısıyla en birincil, önemli parametre futbolculardır.  Bunun dış halkası teknik direktörler, yöneticiler, bir başka halka sağlık, bir diğeri de istatistiklerdir.  Daire gittikçe büyüyor ve siz genişledikçe daha çok bilinmeyene komşu oluyorsunuz. Sadece iz düşümünüzü görürseniz her şeyi ben biliyorum zannedersiniz. Her şeyi istatistiğe bağlayanlar veya istatistiğe karşı olanlarda bu tanıma biraz uyuyor kanımca. Çok bilinmeyene komşu olmak demek, iz düşümden evrene kadar varmak demektir ki işte o zaman çocuklar gibi şaşırıyorsunuz. Buda varmış meğer!!! Ben hep çocuk kaldım Çünkü öğrendikçe ne denli cahil olduğumu anlıyorum ve bu da varmış diye şaşırıyorum. Merak ve şaşkınlık içinde öğrenme duygusunu depreştiren insanlara ihtiyacımız var.

İlker: Biz de ağırlıklı olarak istatistik veren bir siteyiz. 1959’dan beri birinci ligde oynanan tüm maçların istatistiklerini giriyoruz. Dileyen istediği bilgiye ulaşabiliyor. Amacımız ilgilenenlere zengin bir içerik sunmak.

Metin Tükenmez: Zaten sizin gibi grupların çıkmasından sonra yavaş yavaş futbolda bir zenginlikten söz edilmeye başlandı. Eskiden bir kişi çıkıp bir konu hakkında yazıyordu ve her şey onun etrafında dönüyordu. Alternatiflerin az olduğu dönemlere ilişkin bir yaşanmış olayı söyleyeyim size. Bir zamanlar Şeref Stadı’nda maçlar oynanırdı. Şimdiki Çırağan sarayı’nın yeri eskiden Beşiktaş’ın sahasıydı. İnönü Stadı yapılmadan önce maçlar burada oynanıyordu. 25 yıl öncesine kadar ikinci maçları da oynanıyordu bu sahada. Hatta top denize kaçardı. Bu yüzden bir sandalcı deniz tarafında dolaşırdı. Akıntı fazlaysa topu yakalamak güç olurdu. İşte bu sahada bir maç oynanıyor. Ama çok yoğun kar yağışı var. Muhabir 5-10 dakika maçı izler ve bu şartlarda gol olmayacağını düşünerek gazetenin yolunu tutar. Biraz da sağa sola takıldıktan sonra maçın bitim saatini hesaplayarak gazeteye gider. Maçın 0-0 bittiğini söyler ve gazete manşeti böylece çıkar. Oysa o muhabir gittikten sonra maç iptal olur. Eskiden böyle şeyler olurdu. Şimdi iletişim öylesine güçlü ki en küçük şeyi kaçırmak için çok duyarsız olmak gerekiyor. İstatistikler meselesine dönecek olursak diyebilirim ki, bazen kötü oynayan bir takımın kazandığına ilişkin çok şey söylenir. O takım üç puanı hak etmedi gibi yaklaşımlar olmakta. Oysa futbolda hak etmeyenin kazanması mümkün değildir. Bunu da istatistikler sayesinde anlayabiliriz. Görünen basit istatistiklerin yanı sıra bir de derinde yatan veriler vardır. Sizin fark edemediğiniz ama kazanan takımın futbolcularının son derece basit ama hayati girişimleri vardır. Onlar pek dikkat çekmez.

Derindeki istatistiki verileri bulup çıkartmak gerekir. Bu yol denenerek daha anlamlı bir hizmet yapılmış olur. Başta da söylediğim gibi futbolun merkezinden etrafa doğru yayılan halkaların tümünü göz önüne almanız gerekmektedir.  Eğer yazı yazıyorsanız futbolun asıl emekçisinin futbolcu olduğunu bileceksiniz. İstediğiniz kadar görkemli okul binaları yapın. En değerli öğretmenleri bulun. Ama öğrenci olmadan bunlar hiçbir işe yaramaz. Okulu değerli kılan öğrencidir. Futbolu değerli kılanda futbolcudur. Eleştirmenler, eleştirilerinin büyük bölümünü futbolcular üzerine kurmalılar. Ama futbolcular da onlar olmazsa futbol dünyasının dönmeyeceği mantığıyla hareket etmemeliler. Yeri gelmişken söyleyeyim. Necati Ateş kardeşim Metin Tükenmez ile Gökmen Özdenak bu ülkeye ne yapmışlar ki beni eleştiriyorlar şeklinde bir şeyler söylemiş. Ülkeye hizmeti topa vurmakla sınırlamanın da bir mantığı yok. Necati üç yıldır Galatasaray’da oynuyor. Gökmen Özdenak Necati’den beş kat daha fazla oynadı Galatasaray’da. Ulusal Takım’da da oynadı. Necati Ulusal Takım’da ve Galatasaray’da oynuyor ben ise 25 yıldır bu maçları yazıyorum. Bu da bir hizmet olsa gerek. Ayrıca ben bu ülkenin en seçkin üniversitelerinde hocalık yapıyorum. Yetiştirdiğim spor adamları Necati’leri yetiştiriyor. Derslerine girdiğim yüzlerce mühendis bu ülkeye her alanda hizmet ediyor. Büyük takımlara ve ulusal takıma yetiştirdiğim futbolculardan da söz etmek istemiyorum. Necati’nin mantığı son derece yanlış… Eleştiriye Necati Ateş gibi yaklaşan ulusa takım futbolcunuz varsa zaten futbol gelişmez. Ulusal takım santrforunun dünyası bu kadar ne yazık ki. Necati’nin attığı goller gün gelir unutulur, ama bizim yazdıklarımız yüz yıl sonrada belgelerde kalır. Kazım Kanat’ın yaklaşımıyla başkalarını birbirine karıştırmamak gerekir.

Serkan: Kazım kanat deyince aklıma şu geldi. Aurelio milli takımda oynamaya başlayınca Kazım Kanat İstiklal marşını protesto edip oturdu. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz. Hem Aurelio hem de Kazım Kanat hakkında.

Metin Tükenmez: Kazım Kanat bir gazetecidir. Aurelio’nun Ulusal Takım’da oynamasını protesto etmek için böyle bir yol bulmuştur. Bu yol popülist bir yoldur. Bugün ne yazık ki çok ciddi görünen gazeteciler bile böyle yollara başvuruyorlar. Aurelio’nun Türk yapılıp Ulusal Takım’da oynatılmasına ben de karşıyım. Aurelio konusunda benim verdiğim savaşı Türkiye’de hiçbir yazar veya yorumcu vermedi. Aurelio’nun oynatılmamasına karşılık onun yanında olan, Daum’a karşı zafer kazanan tek yazarım. 3 yıl boyunca Daum’un Aurelio’ya neler yaptığını biliyorsunuz. Oynatmamak için neler yaptığını, kaç maç yedek bıraktığını, hatta para veren olsa takımdan gideceğini… Ben o günlerde yapmayın etmeyin diye çok yazı yazdım. Onur Belge bırakın gitsin bu futbolcu değil diye çok yazdı hala da yazıyor. Benim milletin kaşı, gözü, rengi, dini ile işim olmaz. Ben evrensellikten yana bir insanım. Ayırım yapmam. Ancak benim karşı duruşumun anlamı farklıdır. Bir ülke evrensel futbol değerleri üretebilecek kaynaklara sahipse ve o ülke bu kaynaklarına gözünün ucuyla bile bakmayıp, basit ve yapmacık yollara başvuruyorsa ben buna karşı çıkarım. Benim karşı çıkmamın anlamı budur. Türkiye ucuz futbol politikaların kurbanı ediliyor. Aurelio para için Türk olmuş, üç yıl oynayıp paraları biriktirip Brezilya’ya gidecek türünden söylemlerle de işim olmaz. Tabii ki kazanacak. Ülkesini terk edip buraya gelmiş. Bunun bir karşılığı olacak elbetteki. Bizim futbolcularımız dışarı gidip bedava mı oynuyorlar. Dinini, dilini, kültürünü, inançlarını bilmediği bir ülkeye geliyor. Bunun karşılığı olacak. Brezilyalı Marco Aurelio olarak onu Fenerbahçe’de, Beşiktaş’ta, Galatasaray’da futbolu bırakıncaya kadar oynatırım. Hatta sonra hoca olursa bu takımların başına da getiririm. Ülkemiz de köklü bir futbol eğitimi yapılmıyor. Bazı mevkilere oyuncu yetişmiyor. Ama gene de yol bu olmamalı. Yöneticiler insanın kolay yetişmediğini bilmeliler. İnsan denilen canlı 18-19 senede ayakları üzerine duruyor ancak. Eşek sıpası doğduktan bir ay sonra kendi ihtiyaçlarını görecek düzeye erişiyor. İnsanın böyle bir yapısal özelliği var. İnsan evladının değer üretebilmesi için köklü bir eğitimden geçip birtakım değerle donatılması gerekir. Bu da eğitimle olur. Şu anda bilinen tek yol budur. Sen bu yolu denemeden yan yollara saparsan buna karşı çıkanlar olur. Brezilyalıyı, Amerikalıyı, bilmem hangi ülkeliği Türk yap, Türk’ü ne yapacaksın? İnsanın Amerikalısı, Türk’ü olmaz. İnsan insandır. Ama bizim görevimiz futbola evrensel boyutlarda öncelikle yetişmiş Türklerle değer katmak, bunun için uğraş vermektir. Ben bu uğraşı, çabayı göremediğim için Aurelio’nun Türk yapılmasına karşıyım. Almanya kendi insanlarıyla üç, İtalya dört, Brezilya beş dünya şampiyonluğu armağan etmiş evrensel futbol kültürüne. Biz ne yapmışız? Türkiye Cumhuriyet’inin 780 bin kilometrekare yüzölçümü var. Bu dünyadaki karaların yaklaşık yüzde biridir. 70 milyon da nüfusu var. Bu nüfus da yaklaşık olarak dünya nüfusunun yüzde biridir. Türkiye’de yüz senedir futbol oynanıyor.  Eğer tesadüfen de olsa bir dünya ve Avrupa şampiyonluğu çıkartamamışsak bu ülkede futbol eğitimine hiç ama hiç önem verilmiyor demektir. Demek ki Türkiye’nin öncelikli sorunu Aurelio’yu Türk yapmak değil, kendi insanına yatırım yapmaktır. Kendi insanına yatırım yapsan, bu insanlar bir yetişkin olarak uluslararası alanlarda evrensel değerler üretseler kötü mü olur?

İlker: Genç kuşak yazarlar hakkında görüşleriniz nelerdir? Beğendiğiniz yazarlar var mı?

Metin Tükenmez: Yazar dediğiniz meslek insanı da bir bakıma sanatçıdır. Yıllarca kendine yatırım yapmalı. Ajda Pekkan birden bire süper star olmadı. Pekkan ve diğer sanatçılar 60’lı yılların ortasından başlayarak nice zorlu yollardan geçti. Ama bu sanatçılar kültürümüz içerisinde klasikleşti. Şimdi bir dizi çeken, bir film çeviren veya bir şarkı, türkü okuyan sanatçı oluyor. Yazarlık da buna benzer. Kendine yatırım yapacaksın, araştıracaksın, okuyacaksın. Öğrendiklerini içselleştireceksin, insanlığa ilişkin derinleşip konular üzerine sürekli yoğunlaşacaksın. Bunların hiçbiri sihirli şeyler değil. Hiç kimse doğuştan yazar olmuyor. Yazarlık da öğrenilen bir şey… Okumayan insan yazamaz. Yazarlığın ilk şartı çok okumaktır. Ama internette site site dolaşarak oralardan bir şeyler aşırmayı kast etmiyorum okumaktan. Zaten bu iş değil. İnternet bir başvuru kaynağı olabilir, ama internete bağımlılık yazarın gelişmesine engel olur. Henüz çocukken başlayacaksın dünya klasiklerini okumaya. Bu senin dünyaya açılan ilk penceren olacak. Betimleme ve gözlemleme yeteneğin bu şekilde gelişecek. Genç kuşakların en büyük sorunu budur. Kendilerine yatırım yapmadan günümüz pop şarkıcıları gibi bir an evvel para ve şöhretin peşine düşüyorlar. Türlü yollar ve türlü ilişkilerle istediklerine ulaşıyorlar da. Ama olan gazetecilik mesleğine oluyor. Yeni kuşağın büyük çoğunluğu paranın peşinde… Her şeyi paranın üzerine kuruyorlar. Oysa gazetecilik gibi kültür emekçiliği sayılan bir mesleğin mensupları kültürel değerleri öne koymalı. Para arkadan nasılsa gelir. Gazetecinin hayatı böyle bir yapı ile görkemli hale gelir.

Sinoplu Diyojen’in hayatı gibi görkemli kimin yaşamı olabilir? Bilge Diyojen ömrünü bir şarap fıçısının içinde geçirmiş. Büyük İskender, Nam-ı diğer İskender-i Kebir Anadolu seferine çıktığında Zonguldak yakınlarındaki Gordiyom’a gelmiş. Orada o meşhur kördüğümü kestikten sonra halka bir konuşma yapmış. Demiş ki: “Ey halkım, söyleyin bana bu dünyada benden daha onurlu, gururlu bir insan var mı?”  Halkın arasından biri “var” demiş ve eklemiş “Sinoplu Diyojen var” İskender çok etkilenmiş ve gidip Diyojeni bulmuş. Diyojeni öylesine gözünde büyütmüş ki çok olağanüstü bir varlıkla karşılaşmaya hazırlamış kendini. Bir de bakmış ki fıçı içinde İskender’e göre sefalet içinde yaşayan bir insan. Acımış ve sormuş “Dile benden ne dilersen”. Diyojen’in yanıtı antik çağdan bu yana insanların kulağındadır: “Gölge etme başka ihsan istemem”. Şarap fıçısının bir deliği varmış. İskender o deliği kapattığı için bu söz söylenmiş.  Ne var ki, Büyük İskender bu sözden çok etkilenmiş, ayrılırken şöyle demiş: “Bu dünyaya yeniden gelirsem, eğer İskender olamazsam Diyojen olmak isterim”

Diyojenin yaşamı ve felsefesi bugün çoğu genç insana komik gelebilir. Ama insanlığın kültürel birikimi hep bu tür yaşamlar üzerine kurulmuştur. Nice zengin insanın yaşamı hiçbir anlam ve önem ifade etmez. Örneğin Rahmi Koç’u düşünün. Ne denli sıkıcı bir hayatı vardır kim bilir. Gerçi rahmi bey’i tanıyorum. Son derece mütevazı bir hayatı var. Sonradan görme zenginler gibi değil. Ortaköy’e geliyor. Ertekin’in kafesine oturuyor. Ben tesadüfen orada tanıdım kendisini.

Genç yazarların en önemli sorunu ekonomi ile kültürel değerleri henüz yerli yerine oturtamamalarıdır. İnternet ve yabancı dil yaratıcılıklarını öldürüyor. İnternete girip derliyor toparlıyorlar ve hazıra konuyorlar. Lüks hayata özlem ve tüketim hırsı onların bazı yan yollara sapmalarına bile neden olabiliyor. Bizim meslekte birikim sahibi olmak o kadar kolay değil. Uzun yıllar gerekiyor. Erken şöhret olmak tutkusuna yakalanıp be ereklerine ulaşıyorlar belki, ama en pahalı yalnızlığın şöhret olduğunu da bilemiyorlar. Bugün 25 yaşındaysan ve 40’lı, 50’li yaşlarda zirveye çıkmak istiyorsan kendine şimdi yatırım yapacaksın. Bu da okumakla olur. Şimdi dağarcığını dolduracaksın ki, ileri yaşlarda bilgiyi dağarcığından alıp kullanacaksın. Dağarcığını bilgi ile dolduracağın zaman para ile doldurmaya çalışırsan gerçek anlamda meslek adamı olamazsın. Eğer işini kendini yetiştirmek, geliştirmek doğrultusunda yaparsan, bir gün para da kazanırsın. Sağlıklı olan yol budur.

Mustafa: Başka bir soru daha vardı. Metroda, otobüste, sokakta gördüğümüz hemen herkesin elinde ya bir spor gazetesi var ya da bir günlük gazetenin spor sayfalarını okuyan birini görüyoruz. Pazar akşamları futbol programları en yüksek izlenme oranlarına ulaşıyorlar. Buna karşılık spor kültürümüzün gelişmediği ise herkesin üzerinde anlaştığı bir konu. Kitlelerin spordan çoğu zaman anladığı “nasıl olursa olsun kazan” düşüncesinden öte bir şey değil. Spor medyacılığı bu anlamda spor kültürümüzü geliştirmesi gereken bir unsur olmalı iken spor kültürümüzü baltalayan bir unsur olmuştur diyebilir miyiz?

Metin Tükenmez: Evet, diyebiliriz. Çünkü dünya ile Türkiye en azından Avrupa ile Türkiye’nin medyadaki gelişimi tamamen zıt yöndedir. Dünyaya baktığımız zaman kapitalizmin gelişim süreci içerisinde bulvar basın anlayışından ciddi gazeteciliğe doğru bir gidiş vardır. Özellikle sanayi devriminden sonra bulvarlarda toplanan alt kültürden insanlara gazete satmak için sınırlı kelime hazinesi ve büyük puntolarla gazeteler çıkartılırdı. Avrupa buradan hareket edip gazetecilik kültürünü bir yere oturttu. Tabloid dediğimiz bulvar basın anlayışını sürdüren gazeteler Avrupa’da hala var. Çok da okunurlar, ama çok ciddiye alınmazlar.  Sonra ciddi gazeteciliğe doğru geçiş oldu. Biz de ise tam tersi. Başlangıçta ciddi gazetecilik vardı. Şimdi artık gazetelerin tamamına yakını bulvar. Çünkü Türkiye’nin yazgısını bulvar basın anlayışına dayalı yaşam süren varoş kültürü belirliyor. Özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde… İstanbul’u düşünün. Etrafı varoşlarla çevrili. Bu varoşlar bütün gün kentin bulvarlarında dolaşıyor. Çoğu ihtiyaçlı, işsiz güçsüz… Bu insanlara nasıl gazete okutacaksınız. Doğal olarak 200-300 sözcüğün kullanıldığı yazısı az bol fotoğraflı gazeteler. BU durumda Cumhuriyet Gazetesi nasıl 1 milyon satar veya Radikal nasıl 500 bin satar? Cumhuriyet Gazetesi’nin eklerini kim alıp okuyacak? Gazetenin bir suçu yok? Gazete dediğin nedir ki? Gazete toplumun aynası… Gazeteye bak toplumun yapısını gör.  Bu konuda kimse medyayı suçlamamalı, medyadaki kuruluşlar bir ticari şirket değil midir? Yaşamak zorunda değil mi? Süleyman Demirel’den esinlenirsek, Cumhuriyet ve radikal gazeteleri 10 milyon sattı da biz mi basmadık? Fotoğrafları görsün insanlar, baksın kim kimi gagalamış, aslan kimi yutmuş bunlara baktı mı mutlu oluyor insanlar. Televizyon gibi kolay bir yol varken neden uzun uzun yazılar okunsun ki? Cumhuriyet Gazetesi’nde Özgen Acar, 1960 yılında Uşak’taki müzeden çalınan deniz atının hikayesini tam sayfa yazmış. Ben okudum bayıldım. Ama o kadar yazıyı kaç kişi okur. Biliyorsunuz hala göçerek yaşıyoruz. Bir türlü toprağa yerleşemedik. Toplum bir yere oturursa üretecek ama göçüyoruz. Tabii göçmekte hayatın devamını sağlamak için bir yol. Hayatı devam ettirme çabası. Kimse keyfinden Diyarbakır’dan kalkıp İstanbul’a gelmedi. Bu da hayatı devam ettirmenin bir yolu… Bu göç hareketi bir yere oturmadıkça, bu karmaşa da sürecek. Dolayısıyla bu sağlıksız ortam, sağlıksız gazeteler, sağlıksız haberler, sağlıksız gazeteciler, sağlıksız futbolcular, sağlıksız teknik direktörler, hepsi olacak bunların. Toplum bunlarla yaşamanın bedelini ödeyecek ve bir gün kendi kendini temizlemenin yolunu bulacak. İşte o zaman spor kültürü de yerli yerinde olacak.

İlker: İddia ve bahis oyunları ile ilgili görüşünüz nedir? Oynar mısınız?

Metin Tükenmez: Asla. Hiçbir şekilde bahis oyunları oynamam, şansa inanmam. Gazeteci, futbolcu, hakem veya teknik adamların bu tür oyunları oynamasını, insanları teşvik etmesini etik olarak doğru bulmam. Deneyim ve birikim zaten şanstır. Onun için bu tür şeylere ilgi göstermem. Hepsine karşıyım. Şans oyunlarının toplumun ulaşılamayan kesimlerini vergilendirme sistemi olduğuna inanırım. Bu konuda asla yazı yazmam. Bu işe ortak olmam, bir kupon bile doldurmam, bana soranlara tahmin yapmam. Çalışan insanın şansa ihtiyacı yoktur. Şans oyunlarında daima oynatan kazanır, oynayanlar kaybeder. Kumar oyunları da aynı mantık üzerine kurulmuştur. Oynatanın kaybettiği bir oyunu henüz insanlık tarihi kaydetmemiştir.

Mustafa: Gökdeniz’in cezasının sürekli indirilmesi ve yeniden futbola dönmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Metin Tükenmez: Gökdeniz’in futbolculuk lisansı derhal iptal edilmelidir. Ama buna karşın biz onu ödüllendirdik, alıp Ulusal Takım’da oynattık. Bunu Fatih terim yaptı üstelik. Peki biz nasıl temizleneceğiz. Gökdeniz’i affederek aslında temiz kalan insanlar cezalandırılıyor. Hiç oynamayan, bu işlere bulaşmayan beni cezalandırıyorsunuz. Sistem benim gibi insanların sayısını arttıracağına Gökdenizlerin sayısını arttırıyor. Ne yazık ki sistem kirlenmiş insanların aklanıp toplumun içine salınması üzerine kurulu.

Serkan: geçen sene bir toplantıda Şenes Erzik’e bir soru sormuştum. Futboldaki şiddet olaylarının bizim federasyonumuz önüne geçemiyor. Uluslararası anlamda futbolu yöneten kurumların ülke federasyonlarına bunları önleyin aksi halde yaptırımlara maruz kalırsınız şeklinde bir yaklaşımı var mı diye sormuştum. Siz bu şiddet ve yaptırımlar açısından ne düşünüyorsunuz acaba?

Metin Tükenmez: Türkiye’deki şiddet sadece stadyumlar ve spor alanları ile sınırlı değildir. Türkiye şiddeti hayatın bütün alanlarında yaşayan bir topluma sahip… Şiddet stadyumlarda daha rahat su yüzüne çıkıyor. Çünkü Türk toplumu 12 Eylül 1980’den sonra sıkıştırıldı. Her toplumun bir enerjisi vardır, bir kinetik enerjisi vardır. Bunu potansiyel enerjiye çevirip bir tarafa aktarması gerekiyor. Bu sıkışıklık daha önce Portekiz ve İspanya faşizminde olduğu gibi statlarda hayat buldu. Bu illet statlarda enerjisini aktarmaya başladı. Sosyologlar bir ülkenin sosyo ekonomik yapısı hakkında kesin fikirler elde etmek istiyorsanız o ülkenin stadyumlarına bakın derler. Stadyumlar toplumun aynasıdır. Bir toplumda rahatsızlık varsa stadyumlara bakarak o toplumun röntgenini çekebilirsiniz. Türkiye de güvenlik önlemleri de şiddeti arttıran bir unsurdur. Uyarı sahadaki futbolcu davranışlarından alınıp tribüne doğru yayılıyor. Tribünlerde de duygusal bulaşıcılık dediğimiz bir yolla her yana yayılıyor. Üstelik biz şiddete bağımlı bir toplumuz. Sadece fiziksel şiddet değil yakınlarımıza, çoluk çocuğumuza, en okumuşumuz bile çok ciddi boyutlarda zihinsel şiddet uyguluyor. Hocalar öğrencilerine, teknik direktörler futbolcularına, yöneticiler hakemler ve teknik adamlara zihinsel şiddet uyguluyor. Şiddete bağımlı bir toplum olduğumuz için şiddetin önlenmesi konusunda da çok ciddi sorunlarımız olacak.

Mustafa: Hocam size göre 5. şampiyon çıkacak mı? Çıkarsa hangi takım olabilir? Vestel Manisa dediğinizi duyar gibiyim.

Metin Tükenmez: Ersun Yanal’a beş yıl tahammül ederlerse neden olmasın? Bunun dışında bir kulüp henüz hazır değil. Ama Türkiye’de beş yıllık bir plan yapmak çok zordur. En ciddi kurumlar bile böyle bir planlamaya girmiyor. Sermayenin futbolda devamlılığı olması gerekir. Bunu kesintiye uğrattığınız zaman başarılı olamazsınız. Vestel Manisaspor’un arkasında böyle bir sermaye var. Kayseri’de iş daha zordur. Bununla birlikte artık üç büyüklerle mücadele etmenin koşulları zorlaştı. Üç büyükler ile diğer kulüpler arasındaki maddi, manevi ve ekonomik uçurum giderek daha da büyüdü. Trabzonspor’un bile şansı azaldı.  Trabzon’da endüstri oluşmamış. Endüstriden söz ettiğimizde aklınıza Kocaeli, Bursa gibi endüstri şehirleri gelebilir, ama buralarda da işin kültürü oluşmamış. Her yerde bir eksiğimiz var. Bu bağlamda yine elimizde Trabzonspor’un geçmişte yaptığı kendi öz değerleri ile hareket etmesi gerçeği kalıyor. Buna da ya çocukların aileleri veya büyük kulüpler izin vermiyor. Biraz göze batan bir futbolcuyu çekip alıyorlar. Veya alt yapıda gelişimini tamamlamadan, ekonomik nedenlerle ve aile baskısı sonucu kulüpten ayrılmak zorunda kalıyorlar.  Çocuk 18 yaşına geliyor, belki 19-20 yaşlarına kadar eğitimini tamamlaması gerekiyor. Ailesi ise alt yapıyı bırakıp çevre il ve ilçelerde 5-10 milyar liraya oynamasını istiyor. Belki haklılar. Çünkü onlarda geçici de olsa bir rahatlamanın peşindeler.  Bu nedenle daha epey bir zaman üç büyükler şampiyon olacak. Ne zaman ki Türkiye’de İzmir’e gittiğiniz zaman Atatürk stadı 80 bin kişiyle dolar ve bunlar sadece İzmir takımları için bağırırsa belki o zaman İzmir’den de bir şampiyon çıkar. Yani İzmir’de oturup da Fenerbahçe-Altay maçında insanların Fenerbahçe’yi tutmadıkları zaman…

Futbol Merkezi Ekibi: Teşekkürler Hocam.

Metin Tükenmez: Bu güzel sohbet ortamını yarattığınız için ben teşekkür ederim.

 

 METİN TÜKENMEZ kimdir?

1956 yılında Çıldır’da doğmuştur ve evlidir.

1980 yılında İstanbul Anadolu Hisarı Gençlik ve Spor Akademisi’nden mezun oldu.

1992 yılından bu yana İstanbul Teknik Üniversitesi’nde;

 

  • Beden Eğitimi Bölümü Futbol Dersi
  • Beden Eğitimi Bölümü Spor Sosyolojisi Dersi
  • İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Spor ve Medya Dersi
  • Maden Fakültesi, Beden Eğitimi Dersi
  • BESYO Spor Gazeteciliği Dersi

konularında Öğretim Görevlisi olarak görev yapmaktadır.

Değerli Kitapları:

  • Tükenmez, M., Sahil Yolunda Yürümek, İthaki Yayınları, 2002
  • Tükenmez, M., Beşiktaş’ın Altın Yılları, Etikus Yayınları, 2003
  • Tükenmez, M.,  Medya ve Spor, Etikus Yayınları, 2004
  • Tükenmez, M., Yanan Buz Parçası, Etikus Yayınları, 2005
  • Tükenmez, M., Yeltepe, H. Seminerler 2006, İTÜ yayınları, 2006
  • Tükenmez, M., Dünya Kupası Analizi, Logos Yayınları, 2006

Gazete Yazıları:

1984-1994   Cumhuriyet Gazetesi
1994-1999   Yeni Yüzyıl-Sabah Gazeteleri
1999-2007   Doğan Gazetecilik(Radikal, Posta, Fanatik)

Yöneticilik Tecrübeleri:

  • Türkiye Futbol Antrenörleri Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
  • Türkiye Futbol Antrenörleri Derneği İstanbul Şubesi Eğitimden Sorumlu Başkan Yardımcısı
  • Spor Akademililer Derneği Başkanlığı
  • İTÜ Beden Eğitimi Bölümü Başkan Yardımcılığı 
  • İTÜ Beden Eğitimi Bölümü Başkanlığına Vekalet

Spor Geçmişi:

  • 1973-1979 İstanbulspor Futbol Takımı
  • 1979-1982 İstanbul Mecidiyeköy Futbol Takımı

Teknik Direktörlük:

  • Fenerbahçe Genç Futbol Takımı
  • Beykozspor Futbol Takımı (2. Lig)
  • Edirnespor Futbol Takımı (2. Lig)
  • Çorluspor Futbol Takımı (2. Lig)
  • Eyüpspor Futbol Takımı (3. Lig)
  • Feriköy Futbol Takımı (3. Lig)
  • Vefa Futbol Takımı (3. Lig)
  • DSİ Spor Futbol Takımı (1. Amatör Lig)
  • Küçükköy Futbol Takımı (1. Amatör Lig)

Üyelikleri:

  • Gazeteciler Cemiyeti
  • International Sports Press Association
  • Spor Akademilileri Derneği Kurucu Üye
  • Türkiye Futbol Antrenörleri Derneği Yönetim Kurulu Üyesi
  • İstanbul Bocce Spor Kulübü Yönetim Kurulu Üyesi

İlgi Alanları

  • Bağlama ve flüt çalmak. Satranç ve briç oynamak. Eski milli halk oyuncusu.
Maç Takvimi
<Mayıs 2012>
PztSalÇarPerCumCmtPaz
30123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031123
45678910
Üye Girişi
Kullanıcı Adı
Şifre
Beni Hatırla :
   
Üye Olmak İstiyorum
Şifremi Unuttum
Günün Seçilenleri
Futbolcu : Miguel Luis Brito Garcia Monteiro
Takım : Braga
Teknik Direktör : Roger Lemerre
Hakem : Dagorne Lionel
Stadyum : Rize Atatürk
Federasyon : AFF
Maç Türü : Türk3-2
İletişim : iletisim@futbolmerkezi.com
Anasayfa | Maç Merkezi | Futbol Kuralları | Haftalık TV Maç Yayın Akışları | Site Haritası | Üye Olmak İstiyorum | Hakkımızda | Sitenize Özel | Basında FM | İletişim
Sitemizde yayınlanan içerik, izin alınmadan ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. İletişim : iletisim@futbolmerkezi.com © 2003 - 2010 Futbol Merkezi